Güncel Blog

Victor Hugo Kimdir? Hayatı, Eserleri, Biyografisi!

Victor Hugo Kimdir?

 

Fransız şair ve yazar Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de dünyaya geldi. Napolyon ordusunda general olan babası, imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrid’te valilik yaptı. Hugo, anne ve babası arasındaki geçimsizlikler nedeniyle genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı.

Hugo ilkokula İspanya’da başladı ancak İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk ünvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir.

Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Paris Hukuk Fakültesi’nde başladığı yüksek öğrenimine maddi sıkıntılar yüzünden devam edemedi ve ayrıldı. Ayrıldıktan sonra kendini kitaplara veren Hugo, ilk şiirlerini de bu yıllarda yazdı. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen genç yazarı bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından bin frank aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı.

1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı-isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te. 1830 yılında Victor Hugo’nun Hernani piyesinin oynanmasından sonra romantiklerle klasik edebiyat taraftarları arasında “Hernani Savaşı” denilen tartışma basladı. Bu tartışma romantiklerin “klasizm” karşısında kesin zaferiyle sonuçlandı.

Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831). Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, Fransa’da bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır.

1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazan Hugo, 1841’de Fransız Akademisi’ne seçildi. 1848 İhtilali’nden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861), onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1885’de “Tanrı’ya inanıyorum, ahirete inanıyorum; fakat hiçbir kilise papazını başımda istemiyorum. Beni seven bütün dünya insanlarının gönülden dualarını bekliyorum. Bu benim için kafidir.” diyerek 22 Mayıs 1885 yılında hayata gözlerini yummuştur.

 

“Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur. Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.

Hayata ahlâk ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlâkı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.

Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı -namusuyla kazanılmış- paralarını alır, eski bir fahişe olan Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean.

Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette. Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar….

19.yüzyıl romanlarını roman sanatının doruk noktasına taşıyan özellik, hiç şüphe yok ki, yazarların toplumsal gerçekliğe olan bağlılığıdır. Gerçekten de, 19.yüzyıl romanı, çağın olaylarını bir tarihçi, sosyal bilimci titizliği ile kaydetmiştir. Daha modernizmin şafağında, kapitalistleşmenin getirdiği yeni yaşam tarzına yaptığı sert eleştiriyle kendisini gösteren Romantik akımın en büyük yazarlarından Balzac, romanlarında Fransız tarihini ve toplumsal hayatının bütün renkleri ve ayrıntılarıyla “resmetmiştir”. Bu resme dikkatle bakıldığında, yaşam biçimlerinin farklılığının mekanda ve eşyalarda simgeleştiği fark edilecektir; mahalleler arasındaki ayrım, katı kurallarla düzenlenmiş toplumsal kastlar gibidir.

Balzac’tan yaklaşık yirmi beş yıl kadar sonra, 1861 de yazdığı “Sefiller” romanında, Victor Hugo yüzlerce sayfayı Paris’in varoşlarının ürpertici yaşamına ayırmıştır. “Burası korkunç bir yerdir. Burası karanlıkların kuyusudur. Körlerin çukurudur burası. Cehennemin ta kendisidir(…) Paris’in varoşları diyebileceğimiz bu kenar mahallelerin tenhalığını tanıyan herkes, en umulmadık kimsesiz bir yerde, bir çitin ardında veya bir duvar dibinde toplanmış çocuklar görmüştür. Bunlar yoksul ocaklarından kaçmış çocuklardır. Kenar sokaklar onların dünyasıdır; orada nefes alabilirler. (…) Kötü alınyazıları buralardan doğar. Buna acı tabiriyle, Paris’in kaldırımlarına atılmak denir”. Victor Hugo, aynı romanda, burjuva evini ve mahallesini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, toplumsal kesimler arasındaki ayrımı, içinde yaşadığımız döneme göre çok daha kesin, hiç bir “nesnel” incelemenin yapamayacağı kadar dehşet uyandıracak biçimde belirler.

“Sefiller” romanında anlatılan gerçekler yalnızca toplumsal yaşantı ve onunla ilişkili mekanlarla sınırlı değildir. Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşur. Hatta, gururlu, isyankar ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimidir. Jan Valjean’ı merkezine alan hikayesi de –özellikle 1832 ayaklanmasıyla- Fransız tarihinin romana yansımasıdır. Üstelik o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür “Sefiller”. Üstelik hiç bir belgenin sahip olmayacağı zengin tasvirlerle ve şiirsel bir dille…

Bütün bu övgülere rağmen, “Sefiller”in aksayan pek çok yanı da var. Mesela, Goethe’ye göre, Hugo’nun yarattığı sahneler ve olayları dikkatle izleyip aktarışı, okuyucuyu hemen etkiler, “fakat karakterler doğal canlılığın izini taşımazlar hiç. İplerinden öteye beriye çekilen yaşamsız, sıradan kişiler zekice bir araya getirilmişler, fakat tahtadan ve çelikten iskeletler, yazarın en garip durumlara sokarak, eğip bükerek, işkence ederek, kırbaçlayarak, vücutlarını ve ruhlarını kesip biçerek çok zalimce uğraştığı içi doldurulmuş bebekleri ayakta tutuyor, ancak bu oyuncak bebeklerin eti ve kanı olmadığı için, yazarın yapabildiği tel şey, yapıldıkları paçavraları yırtmaktan başka bir şey olmuyor; bütün bunlar, önemli derecede tarihsel ve retorik bir yetenek ve canlı bir hayal gücüyle yapılıyor”….

Sefiller
Notre Dame’ın Kamburu
Lucreca Borgia
Ruy Blas
Burgrave’lar
Hernani
Kral eğleniyor
Mary Tudor
Doğulular
Cezalar
Dalıp Gitmeler
Müthiş Fil
Dede Olma Sanatı
Bu Çiçek Senin İçin
Dilenci
Fransa
Kadına sitem
Gelin Böceği
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı
Sonbahar yaprakları
Asırların efsanesi
Söylesem Söyleyebilsem Ah Derdimi
Aşk dilencisi
Aşkımın Aşkı

Ünlü Fransız yazar Andre Gide kendisine yıllar önce sorulan “En büyük Fransız şairi kimdir?” sorusunu şöyle yanıtlamıştı:
“Ne yazık ki, Hugo! Victor Hugo!”

Hugo bugün, Fransız olmanın ötesinde insanlığın evrensel duygularını dile getiren sayılı yazarlar arasında yer alıyor. Yaşarken söylediği şu sözlerle de, bulundu çoğrafyayı ve zamanı aşarak bütün dünyayı kucaklıyor:

“Ben şimdiye kadar mevcut olmayan bir partiyi temsil ediyorum: Uygarlık partisi. Bu parti yirminci yüzyılın partisi olacaktır. İlk önce Avrupa Birleşmiş Milletlerini meydana getirecek, ondan sonra da Dünya Birleşmiş Milletleri’ni.”

Victor Hugo 28 Şubat 1802 günü üçüncü erkek çocuk olarak dünyaya geldiğinde o kadar cılızdı ki, onun değil yazar olmak, yaşayacağına kimse inanmıyordu. Aile ortamı da Hugo için oldukça sağlıksızdı. O daha doğmadan önce anne baba arasındaki ilişki neredeyse bozuktu.
Babası Leopold Hugo, Napoleon‘un ordusunda önce binbaşı, sonra general olmuş, imparatorluğun ordusuyla ülke ülke dolaşıyordu. Küçük Victor zaman zaman, annesi ve kardeşleri ile Paris’ten ayrılarak babasının peşinden gidiyordu. Ama anne ve babanın bitmek bilmeyen kavgaları sanki onlarla birlikte yolculuk ediyor, bu renkli geziler kavgalarla son buluyor ve Paris’e dönüyorlardı.

İletişim araçlarının olmadığı bir çağda, bu geziler Victor için büyük bir sanştı. İleride yazacağı ölümsüz yapıtların oluşumunda bu geziler de etkili olacaktı. Beş yaşında İtalya‘yı gördü. Onu asıl etkileyen, 1811’de gittiği İspanya‘ydı. Madrid‘de Prens Masserano’nun sarayına yerleştiklerinde küçük Victor büyülendi. Gelecekteki yapıtlarından biri olan “Hernani” dramının ilk tohumları düşüncelerine orada yerleşmeye başladı. Burada babası onu soyluların gittiği yatılı bir okula gönderdi. Okulun hademesi, kamburdu. “Notre Dame’ın Kamburu” romanındaki Quasimodo karakterinin oluşumunda bu hademe Victor Hugo için bir ilham kaynağı oldu.

Çocukluk dönemindeki üç öğretmeni, gelişiminde önemli rol oynadı. Victor’un eğitimiyle yakından ilgilenen annesi Sophie, okuma tutkunu bir kadındı. Yakınlarındaki bir kıtapçıdan, sürekli kitaplar kiralanırdı. Rahip Lariviere onu, Latin dili ve edebiyatıyla tanıştırdı. Feullantines sokağındaki evlerinin bahçesinde, kardeşleri ve gelecekteki eşi Adele ile doyumsuz oyunlar oynardı. Bu bahçe onu ilk kez doğanın gizemleriyle tanıştırdı.

Adele HugoAnne ve babası ayrılma kararı aldığında Victor 13 yaşındaydı. Çocuklar babanın velayetine verildi. Aile içindeki iniş çıkışların yanı sıra, Fransa’da yeni siyasi gelişmeler yaşanmaktaydı. İmparatorluk çökmüş, Fransa restorasyon dönemine girmişti. Babası, Victor ile kardeşini Paris’te Cordier Pansiyonu’na yatılı olarak verdi. Ardından Lous-le Grand Lisesi‘ne devam ettiler. Burada Victor’un edebiyata duyduğu ilgi, yaşamına yön verecek bir tutkuya dönüştü.

İki kardeş tiyatro temsillerini yönettiler. Victor’un şiir denemelerini öğretmeni Felix Biscarrat yüreklendiriyor ve yönlendiriyordu. O dönemde Chateaubriad’dan çok etkilenen Victor, şöyle diyordu:

“Ya Chateaubrian olmak isterim ya da hiç.”

Böylesi ateşleyici bir istekle yoluna devam eden Victor, 1817 yılında Fransız Akademisi’nin açtığı şiir yarışmasında ilk ödülünü aldı. Ardından bir gecede yazdığı “IV. Henri’nin Heykeli’nin Dikilmesi” adlı yapıtı ona, Toulouse Edebiyat Akademisi’nin en büyük ödülü olan “Altın Zambak”ı kazandırdı.

Onu yüreklendiren bu başlangıçtan sonra, kardeşiyle birlikte “Muhafazakâr Edebiyat” adlı dergiyi çıkarmaya başladı. Dergi krala bağlılığı savunmaktaydı. Aldığı ödüller ve çıkardığı dergi sayesinde adını farklı çevrelere duyurmaya başladı. Bu arada maddi sıkıntılar yaşamaktaydı. Berry dükünün ölümü üzerine yazdığı şiir, Kral XVIII. Louis‘in dikkatini çekti ve ona küçük bir aylık bağlandı. Ekonomik sıkıntıları biraz olsun hafiflemişti.

Çocukluk arkadaşı Adele ile evlilik gündeme geldiğinde parasızlık yine karşısındaydı. Aileler, düzenli bir gelirleri olmadığı için evlenmelerini istemiyorlardı. Bu engel onun daha çok çalışmasına neden oldu. Yaşamı yoksulluk ve sıkıntılı olduğu denli, bir anlamda da zengindi. Bu sıkıntılar gün gelecek, “Sefiller”in kahramanı Marius’un kişiliğinde ete kemiğe bürünecekti. 1821 yazında annesini yaşama veda etmesi, evlenmeden önce onu bekleyen acı bir süpriz oldu.

İlk şiir kitabı olan “Odlar ve Çeşitli Şiirler”i Adele’e ithaf ederek 1822 yılında yayımladı. Kralcı görüşleri yansıtan bu kitap kralın dikkatini çekti ve ona aylık bağladı. Ayrıca kitabın satışı iyi gelir getirmişti. Artık Adele ile evlenebilecekti.

İlk romanı olan “İzlanda Han’ından” 1823’de yayımlandığında, romantizm hayranı bir çevrenin dikkatleri üzerindeydi. ünlü gazeteci ve yazar Nodier ondan övgüyle söz ediyordu. Romantik görüşlerini ilk belirtileri, “Odlar ve Badlar” adını verdiği şiir kitabında ortaya çıktı. Çoşkulu ve parlak imgelere yer verdiği şiirlerde, kralcı görüşlerden uzaklaştı.

Charles Nodier‘in öncülüğünde her pazar toplanan bir grup sanatçı, romantizmin ilk öncüleriydi. Bu toplantılara dönemin yazarları, eleştirmenleri, şairleri, müzisyenleri, ressamları katılmaktaydı. Hugo da düzenli olarak bu toplantıları izliyordu. Manzum oyunu “Cromwell”i 1827’de yayımladığında, önsözü büyük ilgi uyandırdı. Gerçek bir romantik olrak adını duyurduğu önsözde, Hugo şunları söylüyordu:

“Kuramları, şiir sanatlarını, sistemleri yakalım. Sanatın yüzünü örten bu eskimiş sıvayı sökelim. Nekurallar vardır ne de modeller.”

Bir anda romantizmin lideri olmuş, evi genç sanatçılarla dolup taşmaya başlamıştı.

Juliette DrouetHugo gittikçe artan ününde, 1883’te tanıştığı genç oyuncu Juliette Drouet‘nin önemli bir role sahip olduğunu düşünüyor ve şöyle diyordu:

“Derinden derine duyumsuyordum ki, benim gerçek eşim sensin; Bu yeryüzünde sensiz yaşayamayacağım gibi, sen olmadan ebediliği de yakalayamazdım.”

“Marion de Lorme” oyununu yazdığında Hugo, bu kez övgüyle değil, sansürle karşılaştı. XIII. Louis’yi olumsuz bir karekterde gösterdiği için oyunun sahnelenmesi yasaklandı. Tiyatro sansürünü sert bir dille eleştiren ve konuşma özgürlüğünü savunan Hugo, bu tavra “Hernani”yi yazarak yanıt verdi. Oyun sahnelendiğinde, gelenekçi klasik yazarlarla, romantizmin genç yazarları arasında kavga çıktı. Sonuçta kazanan “Hernani”ydi.

Fransa’da Temmuz Devrimi yaşanırken, Hugo ününü dahada arttıracak olan, 15’inci yüzyıl Parisi’ni anlattığı “Notre Dame’ın Kamburu”nu yazıyordu. Hugo bu dönemde ilk siyasi şiirlerini de yazmaya başladı. “Ruy Blass” adlı oyunu sahnelendiğinde, çok büyük saldırılara hedef oldu çünkü, bir kraliçe, bir uşağa aşık oluyordu. Buna karşın oyun aylarca sahnede kaldı. Oldukça verimli geçen bu yıllarda, Hugo yalnız Fransa’nın değil, insanlığın evrensel sorunlarına da eğiliyordu.

Fransız Akademisi’ne girmek Victor Hugo’nun en büyük isteklerinden birisiydi. 1841 yılında bu isteği gerçekleşti. Fakat onu derinden sarsacak bir acı beklemekteydi. Yeni evli kızı Leopoldine, Seine Nehri üzerinde eşiyle yaptığı bir gezi sırasında boğuldu. Bu büyük acıyı daha çok çalışarak dindirmeye çalıştı.

Fransa’da 1848 Devrimi ile Hugo, önce Kurucu Meclis’e, ardından Yasama Meclisi’ne girdi. III. Napoleon yönetiminin iktidara gelmesiyle, Hugo’nun yaşamında yeni bir sayfa açıldı. Yönetime karşı çıkışları nedeniyle 12 yıl sürecek olan sürgün cezasına çarptırıldı. Sürgün yaşamını çalışmalarında ödün vermeden sürdürdü. 1859’da Louis-Napoleon, yurttan kovulanlar için genel af ilan ettiğinde Hugo bu affı redderek şöyle dedi:

“Ceza vermeye hakkı olmadığı gibi bağışlamaya da hakkı yoktur.”

Sürgün yıllarında “Küçük Napeleon”, “William Shakespeare” adlı yapıtları birbirini izledi. 1840’lı yıllarda yazmaya başladığı “Sefiller”i tamamladı. Önce Brüksel’de, ardından Paris’te basılan “Sefiller”, büyük ilgi uyandırdı.

Avrupa ülkelerinde birbiri ardına çevirileri yapıldı.

Hugo, 1871’de üçüncü Cumhuriyet ilan edilince ailesiyle birlikte Paris’e döndüğünde, kendisini çok büyük bir kalabalık karşıladı. Her yerde adı ve resimleri dalgalanıyordu. Hugo, Ulasal Meclis üyesi seçildi ama daha sonra bu görevinden istifa etti. Paris’in içinde bulunduğu ortamdan etkilenen Hugo, 1793 yılı devrimin anlatan tarihsel romanı “Doksan Üç”ü yazdı. Yayımlandığında büyük ilgiyle karşılanan roman on dile çevrildi.

Ömrü boyunca bir arı gibi çalışan Hugo, şiir, tiyatro, roman, tarih, felsefe, siyaset, dallarında pek çok konuya değindi. Denemediği hiçbir edebi tür kalmadı. Ünlü İngiliz yazar Oscar Wilde onun için şöyle diyecekti:

“Shakespeare ve Hugo her konuyu tükettiler. Günahta bile özgün olunamaz artık. Anlatılmamış hiçbir duygu kalmadı…”

Hugo tüm bunların dışında usta bir marangoz, iyi bir ressamdı. Büyük çoğunluğu mürekkepten oluşan 3500 civarında resim yaptı.

Yaşı ilerleyen Hugo, 1868’de eşi Adele’i, 1871 ve 1873’te de iki oğlunu kaybedince, Juliette ile aynı çatı altında yaşamaya başladı. Fakat bir süre sonra Juliette’i de kaybetti.

Victor Hugo, Juliette’den iki yıl sonra 22 Mayıs 1885’te yaşama veda etti. Vasiyedindeki isteklerinin kimileri şöyleydi:

“Yoksullara elli bin frank bağışlıyorum. Mezarlığa yoksulların cenaze arabasıyla götürülmeyi arzularım. Tüm kiliselerim ayin ve dualarını reddediyorum. Herkesin benim için dua etmesini diliyorum. Tanrıya inanıyorum.”

Hugo için hükümet ulusal bir tören düzenledi. Yoksulların cenaze arabasıyla Pantheon’a taşınan Hugo’ya, bu son yolculuğunda iki bin kişi eşlik etti.

Kategori: Biyografi

Benzer Konular

Halil Sezai Paracıkoğlu Kimdir?

Halil Sezai Paracıkoğlu Kimdir?

Halil Sezai Paracıkoğlu Biyografisi   Halil Sezai Paracıkoğlu, aslında her ne kadar İsyan ve Olsun...

Didem İnselel Kimdir?

Didem İnselel Kimdir?

Didem İnselel Biyografi   Didem İnselel, İstanbul’da 13 Temmuz 1976 tarihinde doğmuştur. Tam adı Uğur...

Pablo Neruda Kimdir?

Pablo Neruda Kimdir?

Pablo Neruda Biyografi   Şili’de demiryolu işçisi bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olarak...

Chp Milletvekili Selin Sayek Böke Biyografisi

Chp Milletvekili Selin Sayek Böke Biyografisi

Selin Sayek Böke Kimdir?   Selin Sayek Böke, 1 Kasım 2015 seçimlerinde aday olduğu bölge...

Kaan Urgancıoğlu Kimdir?

Kaan Urgancıoğlu Kimdir?

Bugünlerde Kara Sevda dizisinin kötü adamı Emir Kozcuoğlu rolünde gözümüze çarpan yakışıklı oyuncu; Kağan Urgancıoğlu...

Sitemizde yayınlanan içerikler editörlerin ve internet üzerinde beğenilen yazılardan oluşmaktadır. Fehva.com yayınladığı içeriklerde herhangi bir tavsiye, öneri ya da reddiyede bulunmamaktadır. Sitemizde telif hakkınız olduğunu düşündüğünüz içerikler varsa adresine mail atmanız halinde memnuniyetle ilgilenilecektir.

Yukarı